Anasayfa | Tatil Yerleri | Elazığ ve Harput'ta Yaşam

Elazığ ve Harput'ta Yaşam

HARPUT TARİHİ


GENEL TARİH

ELAZIĞ ili doğal şartların elverişli olması nedeniyle paleolitik (yontma taş) döneminden beri çeşitli toplulukların yerleştiği bir alan olmuştur. Keban ve Karakaya barajları eski eserleri kurtarma projesi çerçevesinde yapılan arkeolojik kazı ve araştırmalar, yöre tarihinin bilinmesine büyük katkılar sağlamıştır.

Bu çalışma ışığında Elazığ-Harput yöresinin bilinen en eski sakinleri Huriler’dir. Arkeolojik kazılar sonunda elde edilen tabletlerden anlaşıldığına göre Huriler, Ön Asya da büyük bir bölgeye yayılmış, M.Ö.2000 yılının sonlarında kuvvetlenerek ırkdaşları Subar Beyleri’ni de egemenlikleri altına alarak, sınırlarını genişletmişlerdir. Huriler den sonra bölge Hititlerin hâkimiyeti altına geçmiştir.

M.Ö.9. yüzyıldan itibaren Urartular bölgeye egemen olmuşlardır. Urartu dönemine ait Palu, Kömürhan ve Bağın’ da çivi yazılı kitabeler bulunmaktadır. M.Ö.7. yüzyıllar da bölgeye Medler hakim olmuş, sonraki yüzyıllarda Pers Strapların Büyük İskender’e yenilmesiyle Pers hakimiyeti sona ermiş, bölge İskender’in ordularının denetiminde kalmıştır. M.Ö.546 yılında Roma ordusu Perslere yenilince yörede Perslerin hâkimiyeti görülmeye başlamıştır.

Bu hakimiyetle birlikte yöre M.S. III. yüzyıla kadar Pers-Roma mücadelesine sahne olmuş, Büyük Roma İmparatorluğu’nun M.S.395 yılında ikiye bölünmesinden sonra yörede ,Sasani Bizans mücadelesi başlamıştır. Sonuçta Fırat’ın batısı Bizans, doğusu Sasaniler hakimiyetine girmiştir.

KÜLTÜR TARİHİ

Bugünkü Elazığ 1834 yılından itibaren Harput sakinlerinin Harput’un bir mezrası olan "Mezre" diye anılan ve bugünkü Elazığ kent merkezinin yerleşik bulunduğu ovaya yerleşmeye başlamasıyla kurulmuştur. Cumhuriyet döneminde de gelişmesini devam ettirerek gelişen ve Doğu Anadolu'nun önemli merkezlerinden birisi olan Elazığ, kültür tarihi ve yerleşme tarihi açısından büyük önem arz etmektedir.

Bilim adamlarının “yer değiştiren şehirler” arasında saydığı Elazığ, 1937 yılında bugünkü ismini almıştır. Elazığ; Sultan Abdülaziz döneminde Mamüret'ül-Aziz ismini alıncaya kadar Harput ismiyle bilinmiş ve tarihe mal olmuştur. Bu nedenlerle Elazığ'ı anlatırken onun menşeini oluşturan Harput tan bahsetmek ve hatta birisinin ismi anıldığında diğeri anlamak mecburiyeti var gibidir.

Elazığ(Harput)ve çevresi çok eski bir yerleşim bölgesidir. Yöre hakkında ilk yazılı belgeler M.Ö.2000 yıllarına rastlamaktadır. Ancak 1967 yılında Keban Barajı'nın yapımı nedeniyle oluşacak olan göl sahasında yapılan arkeolojik kazı ve etnografik araştırmalardan elde edilen bulgular, yörenin paleolitik (eski taş) devrine ulaşan bir iskân sahası olduğunu ortaya çıkarmıştır. Elazığ'ın Murat ve Karasu ırmaklarının birleşmesinden oluşan Fırat Nehrinin çizdiği yay içerisinde sulak ve verimli bir ova üzerine kurulması, yöreyi yerleşmeye elverişli kılmıştır.

Elazığ (Harput)' ın yazılı tarihi hakkında ilk bilgilerin Hitit tabletlerinden almaktayız. Buna göre yörenin ilk sakinleri Mitanni adında bir devler kuran Huriler olmuştur. M.Ö. 3000 ve 4000 yıllarında bölgede Subarlar’ın yaşadıkları ve Fırat isminin bunlar tarafından verildiği ileri sürülmüştür. Subarlar'ın Hurilere aynı kökten geldikleri ve yeryüzünde madeni ilk işleyen kavim oldukları bilinmektedir. Hatta işlenen madenlerin Mezopotamya'ya da ihraç edildiği anlaşılmaktadır. İlim adamları Mezopotamya'da gelişen kültürlerin kökenini burada aramanın daha doğru olacağı kanaatindedirler.

Hurilerden sonra M.Ö. 2000 yıllarında yöreye IŞUVA adı veren, tarımda ve dokuma sanatında ileri olan Hititler hakim olmuşlardır.Hititlerin yöredeki egemenliğine çivi yazısını kullanan ve taş oymacılığı konusunda ileri olan Urartular son vermiştir. Günümüzde de ayakta olan Harput Kalesini ilk yapanların Urartular olduğu ileri sürülmektedir.

M.S. 1. Asırla 3. Asra kadar Harput' a hakim olan Romalılar, madencilikte ileri düzeydedirler ve yörede maden işletmeleri kurmuşlar Harput ve civarında azda olsa bir şehir hayatının ortaya çıkmasına vesile olmuşlardır.

Sasanilerle Bizanslılar arsında zaman zaman el değiştiren Harput , 7. Asrın ortalarında Bizanslıların eline geçmiştir. Sonra Hz. Ömer zamanında Müslüman Arapların hakimiyetine girer. Bu dönemlerde Uluova ve Kuzuova da hayvancılık yapılıyor,insanlar çok sade bir hayat sürüyorlardı . 10.asırda ikinci defa Harput' u ele geçiren Bizansızlılar burada bir vilayet teşkilatı kurmuşlardır.

Harput ve çevresi 1071 yılında kazanılan Malazgirt zaferinden sonra 1085 yılında Türklerin eline geçmiştir. Harput’ ta ilk Türk hakimiyeti Çubukoğulları ile başlar.Bu dönemde Harput' un iskanı ve imarı çalışmaları gelişmeye başlamıştır.Böylelikle günümüze kadar gelen ve sonsuza kadar devam edecek olan Türk hakimiyeti sağlam temeller üzerine kurulmuştur.

Anadolu’nun fethine katılarak, Türkleşmesinde önemli rol oynayan Artukoğulları ,Harput' ta 1113 yılından başlayıp 1234 yılına kadar ,yüzyıl sürecek olan bir hakimiyet kurmuşlardır.Artukoğulları'nın Harput' un kültür tarihi üzerinde önemli bir yeri vardır.Osmanlılar gibi Kayı boyundan olan Artuklular ünlü komutan Belek Gazi' yi yetiştirmiş ,Harput' u bugüne kadar ulaşan Türk-İslam eserleriyle süslemeye başlamışlardır.Harput' ta bugünde ayakta kalan nadir eserlerden olan Ulu Cami, Alacalı Camii bu dönemde yapılmışlardır.Yine Artukoğulları döneminde bir hastane,bir çok çeşme ,türbe ,saray inşa edilmiştir. Yine bu dönemde Harput kalesi önemli bir onarım görmüş ve bazı eklentiler yapılmıştır. Kalenin hemen dibinde bulunan Süryani Kilisesinin Artuklu Hükümdarı Fahrettin Karaaslan tarafından yapıldığı kanaati vardır.

Bu dönemde ticaret ve el sanatları son derece gelişmiştir.1185 yılında yapılan Ahi Musa Mescidi'nin varlığı Harput' ta bir Ahi Teşkilatı'nın kurulduğunu göstermektedir. Artuklular döneminde Harput' un bayındır hale gelmesiyle birlikte bilim ve sanatta da önemli hamleler yapılmıştır. Adı bilinmeyen bir yazar matematik kitabı yazmış ,musikide , edebiyatta önemli gelişmeler olmuştur.Artuklular döneminde Uluova ve Kuzova da geleneksek usullerle tarım yapılmıştır.Bu dönemlerde evler genellikle tek katlı ve damlıdır.Kısaca Artuklular döneminde Harput bir bilim,kültür,sanat ve ticaret merkezi haline gelmiştir.

Anadolu Selçuklu hükümdarı Alaaddin Keykubat, Artukluların egemenliğine son vererek Harput' a hakim olur. Bu dönemde Harput' ta Türk-İslam Kültürü tamamen hakimdir. Ticaret, sanat ve kültür şehri olma özelliğini sürdürür. Arap Baba Mescidi bu dönemin eseri olup, mescitteki çini işçiliği, el sanatlarının ne kadar ileri bir düzeyde olduğunu gösterir.

Selçukluların zayıflama dönemlerinde Harput'a İlhanlı akınları oldu. İlhanlılar yörede huzursuzluk yarattıkları gibi Harput' ta oluşan uygarlık birikimlerini de önemli ölçüde tahrip etmişlerdir. Harput' un yaşadığı en acı ve en talihsiz yıllar bu dönem olmuştur.

İlhanlı hâkimiyetinden sonra Harput' a 1339 yıllarında başlayıp 1465 yılına kadar sürecek olan Dulkadiroğluları dönemi başlar ve bu dönemde Harput Kalesi tekrara onarım görür.

Tarihi boyunca bir sınır bölgesi ve ihtilaf hududu olarak kalan Harput, 1465’de Akkoyunlular'ın eline geçer ve Osmanlılara sınır oluşturur. Harput Uzun Hasan döneminde İtalyan gezgini Barbora'ya göre göz kamaştırıcı bir kenttir. Akkoyunlular zamanında Harput' ta para basılmış, kültür ve sanatta önemli hamleler yapılmış, çok sayıda din adamı, bilim adamı ve sanatkâr yetişmiştir.

Harput 1507 yılında Safeviler'in eline geçmiş, 26 Mart 1516 yılında ise Osmanlı Devleti topraklarına katılmıştır. Harput Osmanlı Devleti zamanında en olgun devrini yaşar ve Doğu Anadolu’nun ticaret merkezi olur. Bu dönemde Palu ve Keban'da da önemli eserler yaptırılmış, Keban ve Maden ilçelerinde maden işletmeciliği oldukça gelişmiştir. Bu nedenle özellikle Harput' ta bakır işletmeciliği gelişmiş; bakır türkülere bile konu olmuştur.

Harput medreselerinde çok sayıda vasıflı alim ve sanatkar yetişmiştir. Yöre insanı divan edebiyatı konularına hakim olmuş, Fuzuli ve Nedim gibi şairlerin şiirlerini bestelemişlerdir. Medrese kültürü ile köy kültürü birbirini yakından etkilemiş aydın halk tezadı önemli ölçüde ortadan kalkmıştır. Bu dönemde musikide de önemli gelişmeler olmuş ve divan geleneği ile halk geleneğinin kaynaşmasından oluşmuş bir müzik kültürü ortaya çıkmıştır. İpekçilik son derece gelişmiş, ipek tezgâhları ve fabrikaları kurulmuştur. Evliya Çelebi Seyahatname adlı eserinde Harput' ta 17. Yüzyılda 600 dükkan, 7 Ticaret Hanı, çok sayıda bedesten ve saraçhaneden söz eder. Harput' un çevre köylerinde de el sanatları yaygınlaşmıştır.

Pamuk ve diğer zirai ürünler ekilir, tarım ve hayvancılıkla birlikte el sanatları en önemli geçim kaynağını oluştururdu. Harput 19.yüzyılda da canlılığını korumuştur. Kamus'al-Alam yazarına göre bu dönmede Harput' ta 2670 ev, 843 dükkan, 10 cami, 10 medrese, 8 kütüphane, 8 kilise ,12 han ve 90 hamam bulunmaktaydı.



19. yüzyılda Harput' ta sanayi de gelişmeye başlamıştır. Osmanlıların son zamanlarında batılılar Harput' a özel bir önem vermişlerdir. Amerikan, Alman ve Fransız Kolejleri kurulmuştur. Bu okullar Harput insanının yaşama biçimini de etkilemiştir. Bu nedenle Harput halkından birçok insan Amerika'ya gidip yerleşmiş bir kısmı ise daha sonra geri gelmiştir. Cevat Fehmi Başkut' un yazdığı “Harput' ta Bir Amerikalı” oyunu bu olayları ve Harput' un son yüzyıldaki çöküşünü anlatır.

Harput, birbirine çok benzeyen sebeplerle tarihe karışan birçok eski Türk şehri gibi terk edilmiştir. Yöneticilerin 1834 yılında askeri ve idari merkezlerini “mezre”ye taşımaları, demir yolunun “mezre”den geçmesi gibi nedenlerle zaman içerisinde Harput bütün fonksiyonları ile birilikte taşınarak bugünkü Elazığ 'ı oluşturmuştur.

Türklerin fethine kadar bir kale şehri olarak kalan Harput, Türklerle birlikte bayındır bir şehir haline gelmiş ve istikrara kavuşmuştur. Orta Asya'dan kopup gelen Türk insanı ,beraberinde getirdiği bilgi birikimi,gelenek,görenekleri ile mahalli kültürlerden de istifade ederek, Harput' u çiçek çiçek nakışlamış ve Türk medeniyetinin en hassas, en sevimli ve en yüksek örneklerini den birini meydana getirmiştir.

Türklerle birlikte Harput' ta şehirleşme, ticaret, el sanatları, dini ve diğer kültürel faaliyetler her geçen gün gelişerek devam etmiştir. Son derece güçlü şairler, bilim adamları, mutasavvıf yetiştiren Harput, kendine has bir folklor ve edebiyat geliştirmiş ve Türk kültür tarihi içerisinde nadide bir yere sahip olmuştur.



HARPUT VE ELAZIĞ ADININ KAYNAĞI



Asur ve Hitit yazılarında Harput' tan söz edilmektedir. Boğazköy'de bulunan Hititler' e ait çivi yazılı belgelerde Harput yöresine IŞUVA denildiği görülmektedir. M.Ö.19. uncu asırda bulunan Asurlar' a ait çivi yazılı Kapadokya metinlerinde KARPATA adıyla geçen yerin Harput olduğu söylenmektedir. Urartular döneminde Harput' a KARBERD denilmekte idi. "KAR " taş, "BERD" ise kale anlamına gelmektedir.

M.Ö.13. asra ait Hitit çivi yazılı bir vesikada Harput, HARPUTTAŞ olarak adlandırılmıştır. Vesikada Harputtaş ,Harziuna ülkesinin dört şehrinden birisi olarak gösterilmiştir.Harputtaş şehri ile bugünkü Harput' un aynı olduğu konusundaki fikri Prof. Bossert ileri sürmüştür. M.Ö. 9. ve 8. yüzyılda Hitit kitabelerinde Harput' a HARPUTTAVANAS denilmektedir.

M.Ö. 900-650 yıllarında Urartular Harput' a SUPANI adını vermişlerdir. Eski Yunan ve Romalılar bu kelimeyi SUPHANE ya da SOFEN şeklinde kullanmışlardır. Bununla beraber ünlü Alman coğrafyacılarından "K. Ritter" Harput' un bütün SUPHANE eyaletinin merkezi olarak göstermekte ve bu fikri Lehman Haupt da muhtemel görmektedir.

Arap kaynaklarında Harput ve yöresi HİNZİT, Ermeni kaynaklarında ise HANDZİT olarak geçmektedir.Arap kaynaklarında İranlıların zapt ettikleri ZIATA CASTELLUM denilen yerin Harput' tan başka bir yer olmadığı , ZİYATA kalesine Arapların HISN-I ZİYAT dedikleri ,Ziyatanın Ziyad' a benzetilmiş olduğu ve Castellum'un da Arapça kale manasına gelen HISN kelimesinin karşılığı olduğu muhakkak dır.

Harput bir zamanlar bu şekilde isimlendirilmiş ve Hısn-ı Ziyat ismi yakın asırlara kadar devam etmiştir. Bazı bilginler Hısn-ı Ziyat isminin yalnızca kaleye verildiği ,şehre ise HARTABIRT denildiği ve Arapça'ya bu şekilde ve bazen de HATR-EL-BUYUT geçtiği ifade edilmektedir.

Harput' un Elazığ'a taşınmasıyla Elazığ'da oturan insanlar Harput’ a “Yukarı Şehir” demeye başladılar. Elazığ’ın Osmanlı Dönemindeki ilk adı “Mezre” dir. Elazığ'ın Sultan Abdülaziz zamanında bayındırlaştığı ve buraya MAMURET'ÜL AZİZ yani “Aziz' in Yaptırdığı Şehir” adı verilmiştir. Sonraları halkın ağzında daha kolay söylenebildiği için EL-AZİZ olarak kullanılmıştır.17 Kasım 1937 'de ELAZİZ' e gelen Atatürk ,şehrin adının EL-AZIK olmasını istemiş, Atatürk'ün önerisi ve Bakanlar Kurulu Kararı ile El-aziz, El-azık olarak değiştirilmiştir. “Azık Diyarı” anlamına gelen bu kelime , söyleniş zorluğu nedeniyle 10 Aralık 1937'de bir Bakanlar Kurulu kararı ile bugünkü söyleniş şekliyle ELAZIĞ olarak kabul edilmiştir.



















Diğer Konular

Çetin Köse - Nevzat Ayaz Lisesi