FETİHLER UFKU TEKİRDAĞ
Tekirdağ, Marmara Denizinin kuzey-batı kıyısında Trakya topraklarında yer alır. Coğrafi konumu sebebiyle stratejik önem taşıyan bir geçit bölgesidir. Şehir, kıyı çizgisinin doğu-batı doğrultusundan kuzey-güney doğrultusuna geçtiği yerde; yarım daire biçimli bir koy kenarında, kısmen vadi yamaçlarında kısmen de yalıyarlar üzerinde, birbirini izleyen basamaklar ile, doğu-batı ve kuzey kesimlere doğru, hızla yayılmış. bulunmaktadır.
Tekirdağ, Türklerin eline geçtikten sonra (1357) Edirne’ye ve İstanbul’a yakınlığı yanında Avrupa’ya fetihlere giden ordunun sefer yolu üzerinde bulunması, önemini bir kat daha arttırmıştır. Yahya Kemal’in “Yol Düşüncesi” isimli şiirinde Tekirdağ’dan “FETİHLER UFKU TEKİRDAĞ” diye söz etmesi bu görüşten ileri gelir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun gün batımı günlerinde (1829, 1878, 1913, 1920) yıllarında Tekirdağ üst üste Rusların, Bulgarların ve Rumların işgali ile karşılaştı. Dolayısıyla İmparatorluğun son yüzyılında bir savunma alanı, sınır kesimi olarak Tekirdağ’ın özel bir yeri ve önemi oluştu.
Tekirdağ tarihin ilk yıllarından itibaren güzel, koyu ve bereketli toprakları birçok milletin dikkatini çekmiştir. Dolayısıyla şehir (bölge) birçok akınlara ve medeniyetlere de sahne olmuştur.
TEKİRDAĞ ADI NEREDEN GELMEKTEDİR?
Tekirdağ’ın bilinen en eski adı M.Ö.5.Yüzyılda Heredot’un tarihi haritası üzerinde BİSANTHE olarak görülmektedir. Bu isim Anadolu’da Perslerin yenilgisine kadar hep aynı kalır. Bu tarihten sonra RHAEDESTUS (M.Ö.334-M.S.843) olarak kullanıldığı görülmektedir.
Daha sonra RODOSTO adını alır. Şarlman imparatorluğunun 843’teki paylaşılmasını gösteren haritada üstte büyük harflerle Rodosto, altta kare içinde Rhaedestus yazılmıştır. Bu isim Bizans devrinin şehre verdiği isimdir. Bu isim zamanımıza kadar gelmiştir. Avrupalılar bugün bile Rodosto adını kullanmaktadırlar. Osmanlılar Tekirdağ’ı fethettikten sonra 1358 tarihinden itibaren RODOSCUK demişlerdir. Osmanlı tarihlerinde, fermanlarda, divan-ı hümayun vesikalarında, mezar taşlarında daima bu isim kullanılır. 1732 tarihinden sonra Rodoscuk bırakılıp TEKFURDAĞI adının kullanıldığını görüyoruz. Ancak, bu isim değişikliğinin kesin sebebi bilinmemekle birlikte Bizans derebeylerine “Tekfur” denildiğini biliyoruz. Cumhuriyet devrine kadar şehrimiz Türkler arasında Tekfurdağı adıyla anıldı ve yazıldı. Cumhuriyet devrinde Tekfurdağı TEKİRDAĞ’A çevrildi.
TARİH ÖNCESİ DÖNEMLERDE TEKİRDAĞ
Tekirdağ tarihi Trakya ve Marmara bölgesinin tarihinden ayrı düşünülmemelidir. Anadolu ve Yakındoğu ile Avrupa arasındaki göç, istila, ticaret kültür alışverişi gibi her türlü ilişkinin Trakya üzerinden gerçekleşmesi bölgenin en önemli özelliğidir. Akdeniz ve Ege’den gelerek Karadeniz’e geçen ve buradan da büyük nehirlerle Orta ve Doğu Avrupa ile Asya’ya açılan ana deniz yolunun düğüm noktası üzerinde yer alması bölgenin ikinci önemli özelliğidir.
Deniz ve kara yolları üzerindeki stratejik konumu nedeniyle uzak coğrafi bölgeler arasındaki kültür ilişkilerini aydınlatacak ip uçlarının Trakya bölgesinde olduğu kabul edilmiştir. Bunun yanı sıra ılımlı iklimi, tarım ve çiftçiliğe elverişli toprakları, bitki örtüsü, su ve kara hayvanlarının da zenginliği göz önüne alınırsa Trakya bölgesinin her dönemde insanların oturmasına çok uygun bir ortam oluşturduğu düşünülebilir. Türkiye Trakyasında Tarih öncesi dönemlere ait arkeolojik araştırmalar çok yenidir. 1970’li yıllardan sonra İstanbul Üniversitesi Prehistorya Ana Bilim Dalı öğretim üyelerinden Prof.Dr.Mehmet ÖZDOĞAN’IN oluşturduğu bir ekip Trakya’da tarih öncesi araştırmalara başlamıştı. Bu araştırmalardan sonra 1980’li yılların sonunda Edirne ve Tekirdağ’da yine bu ekip tarafından kısa süreli kurtarma kazılarına başlandı. 1990’dan sonra bu ekip ile birlikte Tekirdağ Müzesi de sistematik olarak Trakya’da Tarih öncesi dönemlere ait kazı ve araştırmalarını sürdürmektedir.
Trakya’da Paleolitik (eski taş ) çağa ait yerleşme yeri olarak İstanbul yakınlarındaki Yarımburgaz Mağarası ve Trakya’nın Karadeniz kıyısında açık yerleşme yeri olarak Ağaçlı bölgesi bilinmektedir. Tekirdağ Müzesi Müdürlüğü’nün son yaptığı araştırmalarda Saray ilçesinde Ergene ve Galata derelerinin oluşturduğu Güneşkaya ve Güngörmez vadilerinde mağaralar tespit edilmiştir. Bu mağaraların üst kesiminde İ.Ö.5000-3000 yıllarına tarihlenen çanak çömlek parçaları bulunmuştur. Büyük bir olasılıkla Yarımburgaz mağarasında olduğu gibi, yüzey tabakalarının altında Güneşkaya ve Güngörmez Mağaralarında Eski Taş devrinin üst tabakalarına (İ.Ö.200.000-10.000) rastlanabilir. Tekirdağ sahil şeridinde yapılan kazı ve araştırmalarda Neolitik dönemden (ilk toprağa yerleşme dönemi, insan toplumunun gelişmesinde bir devrim olarak kabul edilmektedir. İ.Ö.8000–5000) Kalkolitik çağ (Köy şeklindeki yerleşmelerin gelişimi, bakır ve madenciliğin başlaması. İ.Ö.5000-3000), İlk Tunç Çağına (Tunç’un ortaya çıkarak madenciliğin gelişmesi, beyliklerin oluşması) ait yerleşmeler bulunmuştur.
Neolitik çağda Şarköy’de Burun Eren Çiftliği’nde, Burdur Hacılar’da bulunan malzemelerle çağdaş malzemeler ele geçmiştir. Aynı malzemeler İstanbul Üniversitesi tarafından Enez’de Hoca Çeşme mevkiinde yapılan kazılarda da ele geçmiştir. Bu buluntular o dönemlerdeki kültür ilişkilerinin ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir. Kalkolitik çağda önemli buluntu yeri Marmara Ereğlisi yakınlarındaki Kargaburun mevkii üzerindeki Toptepedir. 1963 yılında İngiliz Arkeoloji Enstitüsü müdürü tarafından yoldan geçerken tesadüfen bulunarak yayınlanıp bilim alemine duyurulmuştur.
Ancak 1988 yılında ikinci konut inşaatlarının katliamına uğramıştır. 1989 yılında konutlardan arta kalan küçük bir alanda Prof.Dr.Mehmet ÖZDOĞAN tarafından yapılan kazıda Trakyanın en önemli eserleri ve kültür tabakasının ancak bir bölümü ortaya çıkarılabilmiştir. Bu kazıda bulunan ve çok önemli bir eser olan, İ.Ö.4300 yılına tarihlenen pişmiş topraktan yapılmış Ana Tanrıça Figürü Tekirdağ Müzesinde sergilenmektedir. Tekirdağ Müze Müdürlüğü ile İstanbul Üniversitesi’nin birlikte Gazioğlu Köyü’nün sahilinde yer alan Menekşe Çatağı’nda yapılan kazılarda alt tabakalarda Toptepe tabakalarıyla çağdaş kalıntılar ele geçmiştir.
Menekşe Çatağı’nda elips şeklinde çit örme tekniğiyle yapılmış kulübeler ve kulübelerin içinde ocak ve fırınlar bulunmuştur. 1938 yıllarında Prof.Dr.Arif Müfit MANSEL Alpullu’da Toptepe malzemesi olan testiler ele geçirmişti. Kırklareli Aşağıpınar’da yapılan kazılarda da bu kültür tabakasının ortaya çıkması, Trakya’nın o dönemde Deniz sahilindeki kültürlerle iç kesimlerdeki kültürlerin ilişkilerini ortaya koymaktadır.
İLK TUNÇ ÇAĞI VE ORTA TUNÇ ÇAĞINDA TEKİRDAĞ
İlk Tunç çağında, Trakya’da Marmara denizi sahil kesimi boyunca yerleşmelerin uzandığı, son yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır. İstanbul ile Gelibolu Yarımadası arasında İlk Tunç Çağı’nın başlangıcında oldukça yoğun yerleşmeler vardır. Gelibolu Yarımadası’nda bu yerleşmeler daha da yoğundur. Troya’nın birinci katıyla çağdaş olan bu yerleşmeler İ.Ö.3000-2700 yılları arasına tarihlenmektedir. Tekirdağ Müzesi’nin İstanbul Üniversitesi Prehistorya Ana Bilim Dalı ile ortaklaşa olarak yaptığı Menekşe Çatağı kazılarında bu dönem kalıntılarına oldukça yoğun olarak rastlanmıştır.
Menekşe çatağı İlk Tunç Çağı’nın ilk evrelerinde Troyanın 1. katıyla çok benzerlik göstermekle birlikte Balkan kültürlerinden Sveti Krilova kültürleri ile de ilişkiler tesbit edilmiştir. İlk Tunç Çağı’nın II. (İ.Ö.2700-2400) ve III.(İ.Ö.2400-2000) evrelerine Trakya da yoğun olarak rastlanmamakla birlikte yine Menekşe Çatağı kazılarında Troya’nın ve Anadolu’da bir çok yerleşmenin İlk Tunç Çağı’nın II.evresinde ortaya çıkan Depas türü (çift kulplu kupalar) kupa parçaları bulunmuştur.
Tekirdağ sınırları içinde İlk Tunç Çağı’nın III.evresine ait yerleşmelere rastlanmamaktadır. Kırklareli’de Aşağıpınar Kanlıgeçit’te İstanbul Üniversitesi’nden Prof.Dr.Mehmet ÖZDOĞAN tarafından yapılan kazılarda İlk Tunç Çağı’nın II.evresi ve Orta Tunç Çağı’na geçiş evresinde tamamen İç Anadolu kültürlerine ait bir koloni yerleşmesi ortaya çıkarılmıştır. Anadolunun özgün mimari tipi olan Megaron tipi yapılar ile dini ve günlük kullanım eşyaları bu kazıda bulunmuştur. Bu kazı İlk Tunç Çağı’nın son evresinde Anadolu ile Trakya arasında ticari ve kültürel bir alış veriş olduğunu belgelemekle birlikte Anadolulu insanların Trakya toprakları üzerinde küçük koloni yerleşmelerini kurduklarını da kanıtlamaktadır.
Orta Tunç Çağı’ndan, son Tunç Çağı’nın sonlarına kadar (İ.Ö.2000-1300) birkaç küçük keramik buluntusu dışında bulgulara rastlanmamıştır. Son Tunç Çağı’nın sonları ile İlk Demir Çağı’nda (İ.Ö.1400-1000) batıdan büyük bir göç dalgası gelmiştir.
İzlerine Ergene ve Meriç Havzasında rastlanan bu göç dalgasından sonra karanlık bir dönem başlamaktadır. Antik kaynaklar ve yakın zamana kadar arkeolojik bulgular yetersiz kalmaktaysa da son dönemdeki Kırklarelideki Aşağıpınar kazılarında Orta Demir Çağına ait yoğun bir yerleşme ortaya çıkarılmıştır. Trakya’da son dönemlerde başlayan sistemli kazıların devam etmesiyle karanlık diye bilinen dönemler de yavaş yavaş aydınlatılabilecektir.
Şarköy İğdebağları köyünden İstanbul arkeoloji müzesine götürülen Demir Çağı’na ait önemli bronz bir kolleksiyon ve Tekirdağ Müzesi’ne getirilen bronz bir kaç madenieser bu dönemde madenciliğin önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Yalnız bu çağda Anadolu’da kurumlaşmış devletlerin (Hitit) varlığına karşılık Trakya’da Proto-Trak olarak tanımlanan ve toplumsal örgütlenme bakımından çok daha geri düzeyde toplulukların bulunması, anadolu ile Trakya’nın kültürleri arasındaki en önemli farktır.
TRAKYA’YA İSMİNİ VEREN KAVİM “TRAKLAR”
Trakyanın yerli halkımıdırlar, yoksa dışarıdan mı gelmişlerdir? Bu konuda kesin bir hüküm vermek bu günkü bilgilerle zordur. Önceki yıllarda Tekirdağ tarihini yazanlar İ.Ö.4000 ve 2000 yıllarında Trak akınlarından ve göçlerinden bahsetmektedirler. Bilindiği gibi Trakya’da o dönemlerle ilgili olarak yapılmış uzun araştırmalar ve arkeolojik kazılar olmadığı gibi, o dönemler hakkında da yazılı belgeler de yoktur. Daha önce de değinildiği gibi İ.Ö.14-13.Yüzyılda izlerine Ergene ve Meriç Havzası’nda rastlanan bir göç dalgası bulunmaktadır ki, bu göç eden toplum Proto Trak (Trak Öncüleri) olarak adlandırılmaktadır. Daha sonra tarihçiler, traklardan ayrı kabileler ve şehir krallıkları olarak yaşamış, hiçbir zaman bir birlik oluşturamamış toplumlar olarak bahsetmektedirler.
Tarihçi Heredot: “Hintlilerden sonra en kalabalık olanlar Trakya’lılardır. Birtek adamın komutasında ya da tek iradeyle hareket etseler, hiç yenilmez ve bence, ulusların en güçlüsü ve en kalabalığı lurlardı” demektedir. Traklar için iş görmemek kibarlıktır. Toprakta çalışmak şerefsizlik ve aşağılıktır.
Soylu yaşamak: Savaşa gitmek, başkalarını soymak ve at yetiştirmektir. Bu nedenle de paralı asker sıfatıyla denizci olarak donanmalarda, atlı olarak kara ordularında yer almışlardır. Homeros’un İlyada adlı destanında Trakyalılar için at besleyen, at yetiştiren gibi sıfatlar kullanmaktadır. Trak kralı Rhesos’un atları için: “Görmedim onun atları gibi güzel, iri atlar, giderler yel gibi, kardan beyazdırlar.” demektedir.
Trakya’ya elçi giden kişilere atların armağan olarak verildiği yine Homeros’tan öğrenilmektedir. Ksenephon, “Anabasis” (onbinlerin dönüşü) adlı eserinde bir Trak kenti olan Perinthos (Marmara Ereğlisi) halkının orduya yetişmiş atlar verdiğini yazmaktadır. Tanrılar arasında en çok Dionyzos (Doğa Tanrısı olup, asma kütüğünü ve şarabı dünyaya yaymak için yarenleri Satyr ve Menadlarla tüm dünyayı dolaşırlar.), Artemis (Bolluğu ve bereketi simgeler. Hayvanların koruyucusu ve altın yaylıdır. Trakyada geyik üzerinde yay ve okuyla tasvir edilir.), Hermes’e (Doğa ve Bereket Tanrısıdır.) saygı gösterirler. Traklar en iyi olarak ölü gömme adetlerinden tanınmaktadır. Konunun başında Trakların tarih öncesi çağlardan beri Trakya’nın yerli kavimlerimi yoksa kuzeyden gelen bir kavimmi olduğunun kesin bilinmemekte olduğundan bahsedilmişti. Ancak kuzeyden geldikleri savı daha kuvvetli bir olasılıktır.
Trakyada yoğun olarak görülen bazıları anıtsal nitelikli, bazıları irili ufaklı yığma tepelerin hepsi “tümülüs” denilen mezar tepeleridir. Trakya’da en erken tümülüs İ.Ö.1300 yılına tarihlenen Kırklareli’de bulunan Taşlıbayır Tümülüsüdür. Ayrıca Kırklareli ve Edirne civarında Dolmen adı verilen büyük iri taşların yanyana getirilerek ve sonra üzeri tekrar iri bir taşlarla örtülerek yapılan anıtsal mezar tipleri vardır. Bu mezar tiplerinin ilk örnekleri Traklara aittir. Dolmen tipi mezarlar daha sonra bırakılmakla beraber, tümülüs geleneği Roma döneminin sonuna kadar (İ.S.395) devam etmiştir.
Anadolu’da Friglerle İ.Ö.8.yy. sonlarında 7.yy.başlarında ortaya çıktığı belirlenen tümülüsler Trakyada olduğu gibi tek tanrılı dinlerden Hıristiyanlığın egemen olduğu Roma dönemi sonuna kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu yüzden de bazı arkeologlar Traklarla Friglerin aynı kavim olduklarını, Trakyadaki Brig kabilesinin Anadolu’daki Frigler olduğunu iddia etmektedirler. Tarihçi Heredot Trakların ölü gömme adetlerinden şöyle bahseder: “Bir Trak öldüğünde ceset üç gün evde bekletilir. Bu arada kurbanlar kesilir, cenaze ziyafetleri düzenlenir. Ceset yakılır. Yahut yakılmadan mezarın içine konur. Ağıtlar yakılır, şaraplar içilir. silah oyunları ve spor müsabakaları düzenlenir. Mezarın üzerinde yığma tepe meydana getirilir.”
Ayrıca Traklar iyi at yetiştiren kavimler olduğundan, atlarına çok önem vermekteydiler. Trakların öldüklerinde kendileri için tümülüsler yaptıkları gibi atları için de tümülüs yaptıkları yada kendileriyle birlikte atlarını da gömdükleri bilinmektedir. 1995 yılında Hayrabolu’nun Hacıllı köyünde Tek Höyük Tümülüsü’nde Tekirdağ Müzesi Müdürlüğü’nce yapılan kazılarda yukarıda belirtilen konuların büyük kısmı ortaya çıkarılmıştır. 9,5.m yüksekliğinde ki tümülüs yığmasında ortaya yakın yerinde yaklaşık 3x5m. boyutlarında 70 cm. derinlikte bir çukur açılarak ölü yakılmış ve külleriyle birlikte aynı yere gömülmüştür.
Bu çukurun 3 m. kadar önünde de yuvarlak bir çukur bulunmaktaydı ki burada da Traklının atı yakılmıştı. At yakılan çukurun içinde, yenmiş hayvan kemikleri ile büyük testi parçaları bulunmuştu. Kemikleri bulunan hayvanlar dana, koyun, keçi ve tavuktu. Testilerle şaraplar içilmiş ve sonrada testiler kırılmıştı. Daha sonra da bu mezarın üzerine toprak yığılarak tümülüs oluşturulmuştu. Traklar çeşitli kabileler halinde yaşamışlar ve hiçbir zaman bir birlik oluşturamamışlardır. Türkiye Trakyasında yaşayan en önemli iki Trak kabilesi vardır. Bunlardan biri Ast’lar bir diğeri de Odyris’lerdir.Ast’lar Istranca Dağları’nın eteklerinde oturan büyük bir kabileydi. En önemli merkezlerinden biri Byzye kentiydi. Bu gün bu kent Kırklareli ilinin Vize ilçesidir. Odyris’ler Trakyada yaşayan en büyük ve en önemlikabiledir. Bu günkü Tekirdağ sahil kesimi ileİpsala sınır kapısının batısına kadar olan bölgede yaşamaktaydılar.
İ.Ö.4.YY.da Odyrislerin kralı Kersepleptes idi. Bu yıllarda batıdan gelen bir Makedon saldırısı gündemdeydi. Makedonya kralı II.Philip, İ.Ö.352 yılında Tekirdağ’a kadar olan bütün Trakya’yı aldı. En son Karaevli Köyü’nün deniz sahilinde yer alan Heraion Teichos kentini de Odyrislerden aldı. Daha batıdaki Perinthos Kentini de kuşattıysa da alamadı. Perinthos kenti daha sonra II.Philip’in oğlu Büyük İskender tarafından zaptedildi. 1997-1998 yıllarında Karaevli Köyü’nün deniz kıyısında yer alan Harekattepe Tümülüsü’nde Tekirdağ Müze Müdürlüğü’nce yapılan kazılarda bir kral mezarı bulundu. Bu mezar içinde II.Philip dönemine ait gümüş bir sikke (madeni para) ele geçti. II.Philip döneminde bu bölgede Kersepleptes Krallık yapmaktaydı. Kersepleptes’in ölüm tarihi, philip döneminde ve İ.Ö.341’de olduğuna göre, bulunan Kral mezarı büyük bir olasılıkla Odyris kralı Kersepleptese aittir. İdareci kadroların makedon olmalarına karşılık, traklar onların egemenliği altında yaşamlarını sürdürmüşlerdir.
Ancak Romalılar döneminde İ.S.1. yüzyılda Romalılar Trakya’daki Trakları Romalılaştırmak için emekli asker ve subaylarını yerleştirdikleri bir çok kentler kurdular. Bu kentlerden bir taneside Malkara’nın Kermeyan Köyü’nün kenarında yer alan Apri ya da Apros’tur. Bu dönemden başlayarak Traklar her ne kadar eski adet ve göreneklerini bırakmasalar bile yavaş yavaş asimile olmuşlardır. İ.Ö.8.yy. ile 6.yy. arasında Ege adaları ile Marmara Denizi kıyıları ve Karadeniz kıyıları arasında büyük bir deniz ticareti başladı. Sisam, Samos ve Magaralılar Marmara ve Karadeniz kıyılarında ticarete dönük koloni kentleri kurmuşlardır.
İlimiz sınırları içinde ve Marmara Denizi’nin kuzeyinde kurulan en önemli kent Perinthostur (Bu günkü Marmara Ereğlisi). Diğer kentler: Heraion (Karaevli köyüaltı), Bysante (Barbaros), Ganos(Gaziköy), İstanbul il sınırları içindeki Seliymbria (Silivri), ve Çanakkale il sınırları içindeki Gallipolidir (Gelibolu).
İ.Ö.547 yılında doğudan gelerek Anadolu’yu saran Pers istilasından Trakya da nasibini almıştır. Pers Kralı Dareus İ.Ö.514-513 yıllarında Tuna’nın kuzeyine kadar ilerlemiştir. Bu sırada Istrancaların batısında büyük su kaynaklarının bulunduğu alanda ordusunun kamp kurduğu bilinmektedir.
Bu alan ya bu günkü Saray ilçesinin kuzeyindeki Ergene nehri su kaynaklarının bulunduğu alandır, yada Pınarhisar’ın Kaynarca köyü su kaynaklarının bulunduğu alandır. İ.Ö.476 yılında Persler Kimon tarafından yenilgiye uğratılarak Trakya’dan çekilmişlerdir. İ.Ö.352 yılında Makedonya Kralı II.Philip (İ.Ö.359-336 ) Batı Trakya üzerine yürüdü. Kypsela’dan (İpsala) Perinthos’a (Marmara Ereğlisi) kadar olan sahil bölgesi o dönemde Odyris Krallığı’nın hakimiyetindeydi. Odyris kralı da Kersepleptes’ti. Philip en son olarak Kersepleptes’i yenip Karaevli köyü altındaki Heraion Teichos Kentini almıştı.
Perinthos kentini kuşattıysada kenti ele geçirmeye muvaffak olamadı. II.Philip’ten sonra yerine geçen ve Hindistana kadar sefer yapan oğlu Büyük İskender Perinthos’u ele geçirdi. Perinthosta darphane kurarak kendi adına para darp ettirdi. Roma dönemine kadar Trakya Makedonyalıların hakimiyetinde kalmıştır. İ.Ö.72 yılında Pontus (Samsun merkez olmak üzere orta Karadeniz Bölgesi) kralı Mithridatos batıyada saldırılarda bulunmuş, Trakya’yı eline geçirmek istediysede başarılı olamamıştır.
ROMA DÖNEMİNDE TRAKYA
İ.Ö.197-İ.S.395 Roma askeri müdahelesiyle İ.Ö.197 yılında Trak Kabileleri bağımsızlıklarını kazanırlar. İ.S.46 yılında Trak Krallarından Rhoemetalces III.ün kendi karısı tarafından öldürülmesinden sonra İmparator Cladius, Trakya’yı Romanın bir eyaleti olarak ilhak etmiş atlı sınıfından bir Procuratoru eyaletin idaresine atamıştır. İmparator Cladius Trakya’yı Romanize etmek amacıyla, Trakya’nın iç bölgelerinde emekli Roma askerlerinin yerleştirildiği iki Roma kolonisi kurmuştur.
Bunlardan birisi bu gün Malkara yakınlarındaki Kermeyan Köyünün bulunduğu yerdeki Apri yada Apros adıyla anılan kenttir. Bir diğeri Bulgaristan topraklarında kalan Dealtum’dur. Bu konu Apri’de çıkan asker yazıtlarından anlaşılmaktadır. Roma İmparatoru Septimus Severus döneminde Bizantion’un (İstanbul) Roma’ya başkaldırmasından sonra Bizantionlularla Romalılar arasında yapılan savaşta, Perinthoslular Romalıların yanında yer almış ve Romalılar savaşı kazanmıştır. Romalıların izlediği politika sayesinde Traklar tamamen asimile olmuşlar ve Trakya tamamen Roma hakimiyetine girmiştir. Perinthos (Marmara Ereğlisi) bu dönemde eyalet merkezi olmuştur.
BİZANS DÖNEMİNDE TRAKYA
İ.S.395 – 1354 Romaİmparatorluğu’nun 395 yılında ikiye ayrılmasından sonra Trakya Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu’nun toprakları içerisinde kalmıştır. Bizansİmparatorluğu döneminde batıdan birçok akınlar
yapılmıştır. Bunların en önemlileri: Hun akınları (378-559), Avarların akınları (587-626), Bizans İmparatorluğu’nun çöküş döneminde Haçlı seferleri sırasında Latinlerin Bizans’ı ele geçirmeleridir (1096-1261). Doğudan gelen akınların en önemlisi Arap akınlarıdır(673-718). Batıdan gelen akınlar Bizanslıların Trakya’da savunmaları amacıyla birçok kaleler yapmalarına sebep olmuştur.
İlimiz sınırları içinde bu kaleler şunlardır; Şarköy Yenice Köyü Cin Kalesi, Şarköy Elmalı Köyü Kalesi, Malkara Yenidibek Kalesi, Malkara Kermeyan Köyü Kalesi, Şarköy Beyoğlu Köyü Kalesi, Şarköy Uçmakdere Kartalkaya Kalesi, Naip Köyü Kalesi, Misinli Kalesi ve Çorlu Kalesidir. Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerinin Gelibolu üzerinden Trakya’ya geçmelerinden sonra, Bizans İmparatorluğu hem doğudan hem de batıdan kuşatılmış olup, 1453 senesinde Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethedilmesiyle tamamen tarih sahnesinden silinmişlerdir.
OSMANLI DÖNEMİ VE TÜRKLERİN RUMELİ’YE GEÇİŞLERİ
Malazgirt savaşından sonra Anadolu’da iyice yerleşen Selçuklular, boğazlara dayandılar. Anadolu Beylikleri döneminde özellikle Çanakkale Boğazı üzerinden Rumeliye yapılan akınlar sıklaştı.
Trakya’nın Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi de bu akınların ardından oldu. Aynı zamanda Türkler bu akınlar esnasında bölgeyi iyice tanıdılar. Karasi, Aydın ve Osmanoğulları beylikleri, Tekirdağ’a başlıca yedi akın yaptılar. Süleyman Paşa komutasındaki Türkler 1354 yılında Rumeliye kesin olarak geçmeden önce Bizans İmparatorları ile Türkler arasında uzun süren samimi ya da çıkara dayanan ilişkiler görülmektedir. İlk olarak 1320’li yıllarda Bizans’taki taht kavgası sırasında güç durumda kalan Kantakuzenas, Aydınoğulları’na başvurarak yardım talep etti.
Aydınoğlu Umur Bey donanmasıyla harekete geçerek Bulgarlar’ı Dimetoka’dan (Edirne) kovdu. 1344’te Latinlerin İzmir’i işgal etmeleri, Aydınoğullarını ve onlardan yardım uman Kantakuzenos’u zor durumda bıraktı. Kantakuzenos Umur Bey’in teklifiyle Orhan Bey’e başvurdu ve ondan aldığı yardım ile 1346’da Edirne’yi ele geçirdi. Yine 1349’da Sırplar Selanik’i kuşatınca Bizans İmparatoru tekrar Türklerden yardım istedi. Orhan Bey, Süleyman Paşa komutasındaki orduyu Rumeliye göndererek Selanik’in kurtarılmasını sağladı. 1348’de Çanakkale Boğazını aşan akıncılar bu kez Tekirdağ’da görünerek kıyı bölgelerini ele geçirdiler ve Vize’ye kadar yaklaştılar.
Asıl imparator İannes ile egemenlik savaşını sürdüren Kantakuzenos zor duruımda kalınca yeniden Osmanlılara başvurdu. Yapacakları yardım karşılığında Gelibolu’da bir kaleyi armağan olarak vermeyi teklif etti. Bizanslılar 1352’de Gelibolu’da Çimbi Kalesini Osmanlılara teslim etti. Buraya yerleşen Süleymen Paşa kısa sürede durumunu sağlamlaştırdı. Bu arada Gelibolu Türkler tarafından ele geçirildi(1354).
Süleyman Paşa beraberindeki Lalaşahin Paşa, Hacı İlbey, Evrenos, Gazi Fazıl ve Yakup Ece ile Trakya’nın fethine hazırlandı. Bu arada Bizans’ın Sırp, Bulgar ve Macarlarla anlaşarak saldırıya geçme ihtimalini göz önüne alan Süleyman Paşa çabuk davranarak Şarköy İlçemizin topraklarını ve o zamanki adı “Od Köklük” olan Balabancık’a ve Müstecablu’ya (Müstecep) uzanan yerleri alarak Tekirdağ’a kadar bu bölgeyi tamamen ele geçirdi. Bu arada Osmanlıları Rumeliye çıkartmakla, imparatorluğu büyük bir tehlike ile karşı karşıya bıraktığını anlayan Kantakuzenos Orhan Bey’e başvurarak Çimbi Kalesini kendisine satmasını ve birliklerini buradan çıkarmasını istedi.
Orhan Bey Çimpe kalesini satabileceğini ancak fethedilen yerlerden çıkılmayacağını söyledi. Bizans merkezindeki karışıklıklardan yararlanan Süleyman Paşa fetih hareketlerini hızlandırarak; Malkara, Keşan, Hayrabolu, Tekirdağ (1357), ve Çorlu’yu (1358) ele geçirdi. Çorlu’nun alınmasıyla İstanbul-Edirne yolu kesilmiş oldu. Fakat 1357’de Süleyman Paşa ölünce fetih hareketleri duraklama gösterdi.
Şehzade Murat en küçük duraklamanın bile Rumeli’deki tüm toprakların yitirilmesine sebep olacağını düşünüyordu. Süleyman Paşa’nın ölümünden sonra fethedilen yerler korunmamış ve kısa bir süre içinde Çorlu ve Tekirdağ yöresi Bizanslıların eline geçmiştir. Harekete geçen Osmanlılar 1359’da Çorlu’yu yeniden ele geçirdiler. Bundan sonraki hedef Edirne idi. Lüleburgaz alındıktan sonra Osmanlı ordusu Babaeski’ye yerleşti. Ordunun sol kanadını komuta eden Hacı İlbey Malkara, İpsala ve Dimetoka’yı (Edirne) aldı. Edirne’nin fethinden sonra (1361) yöre bütünüyle Türklerin eline geçti.
TEKİRDAĞ İLİNİN TÜRKLEŞMESİ
Padişah I.Murat, fethettiği toprakları Malkara ve Şarköy’den başlayarak Ahi büyüklerini Malkara civarına, Türkmen ve Yörükleri Şarköy, Tekirdağ, Hayrabolu ve Çorlu yöresine yerleştirmeye başladı. Karasiden başlayarak Tokat, Sivas, Kayseri, Kütahya ve Ermenek’ten gelen Türkler ilimizin ilk Türk sahipleri oldu. I.Murat bu göçmenlerin Rumeliye geçirilmesi için Ceneviz gemicilerine 1363 yılında altmış bin altın vermişti.
Tekirdağ Osmanlı Türk şehri olarak gelişti. Kasaba toprakları Gazi Murat Beyden sonra Hekim Baş’lara arpalık olarak verildi. En büyük Yörük Beyleri Tekirdağ, Vize, Hayrabolu ve Çorlu’da otururdu. Beyler kendilerine şartlı olarak verilen bu çiftliklerde atlı ve yaya asker beslerdi. Çiftliklerde kurulan Müsellim Ocakları, yeniçeri teşkilatı ve Sipahi teşkilatları gelişince, yörükler ve onlardan kurulmuş sipahi ocakları geri hizmete alındılar. Devletin donanma, kale, köprü, yol, derbent, resmi yapı onarımı, su yolları işlerinde bazı vergilerden muaf tutularak çalıştılar.
Zamanla bu teşkilatlar kaldırıldı. “Evlad-ı Fatihan” adı altında II.Murat zamanına kadar geldi.
Evliya Çelebi Tekirdağ için “Topkeşen Yörük beylerinin tahtgahı’dır” der. Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrinde çok sayıda Türk boyları Tekirdağ ili topraklarına yerleştiklerinden, bugünkü köy ve çiftlik adlarımız arasında Oğuzlara, Avşarlara, Danişmentlilere, Dulkadirlere, Bozoklulara, Karamanlılara, Saruhanlılara, Aydın ve Karesi Oğullarına, Suriye ve İran Yörüklerine ait olanları çoktur.
Örneğin;
Karaman Oğullarından; Şerefli, Davutlu
Oğuzlardan; Kayı, Kınık, Karaevli ve Yazır
Danişmentlilerden; Kaşıkçı
Saruhanlılardan; Doğucalı, Deliler, Karahalil, Kuyucu
İran Yörüklerinden; Bayramşah, Kazancı
Fetih sırasında Tekirdağ’ın bulunduğu yer bir çiftlik arazisi durumundaydı. Barbaros’ta bulunan kent o zamana kadar etrafı surlarla çevrili idi. Osmanlılar’ın Trakya’yı fethi sırasında Tekirdağ toprakları üs olarak kullanılmıştır.
I.Murat, 1366’da Gelibolu’daki Ahi Reislerinden Ahi Mustafa’yı Malkara’ya yerleştirdi. 1373’te Bizanslılar, Vize yöresini yağmaladılar. Bunun üzerine I.Murat, hemen Gelibolu’ya geçerek güçlerini Malkara’da topladı. Burasını üs durumuna getirdi. Lalaşahin Paşa’yı İpsala yolundaki Firecik Kalesini almakla görevlendirdi. Kendisi de Çatalca yöresine doğru yürüyünce Bizans imparatoru barış istemek durumunda kaldı. Bundan sonra
Tekirdağ ve yöresi uzunca bir zaman barış içinde yaşadı.
TEKİRDAĞ’DA YÜRÜKLER
Tekirdağ ve Vize başta olmak üzere Hayrabolu, Malkara, Çorlu önemli Yürük merkezleriydi. Yürükler’den istenen görevleri yoluna koymak ve başlarında bulunmak yürük beylerine düşmekteydi. Yürükler’in devlete karşı sürekli yükümlülüğü vardı. Devlet de onlara yer vermiş ve vergilerden muaf tutulmuştu.
II.Mehmet (Fatih ) döneminde Yürükler üzerine ilk kanunname çıkarıldı ve Yürük ocakları kuruldu. Yerleşik ve özel statüye bağlı Yürükler’e Müsellem dendi. Müsellem ocakları, yürükler’den kurulmuştu ve başlangıçta atlı savaşcı bir sınıftı. Daha sonraları yavaş yavaş geri hizmete alındı. Yürük ocaklarıyla aynı görevleri yerine getirmeye başladı. Müsellemler köy ve çiftliklerin kendilerine ayrılmış topraklarında, başta at olmak üzere, hayvancılık ve çiftçilik yaparak, vergi ödemeden geçinirlerdi.
Bunda başka Müsellem çiftlikleri alınıp satılamaz ve tapuya bağlanamazdı. Bu çiftlikler başkaları işlerse, vergisini Müsellemler alırdı. Savaşlara her ocaktan iki nöbetli gider, bunların masraflarını geri kalan yamaklar karşılardı. Çiftlikler, Müsellemler’ce ortaklaşa işlenir ve yıllık gelir aralarında paylaştırılırdı.
Savaşa gitmeyene bu pay verilmez ve bunların payına, devlet adına, mevkufat emini denilen görevli el koyardı. Yürükler’in görevleri barış ve savaşta değişirdi. Savaşta, yol açmak, hendek ve siper kazmak, top çekmek gülle ve ağırlık taşımak, askere zahire ulaştırmak, köprüleri, kara ve su yollarını korumak ve onarmak, maden ocaklarında, tersanelerde çalışmak, gemilere gereç ve kereste taşımak, köprü, su yolu yapmak ve onarmak başlıca görevleriydi. İşlek yolların, güvenlik açısından önemli yerlerinde nöbet tutmak gibi bir görevleri de vardı.
Buna derbentçilik adı verilirdi. Derbentin çevresindeki köylerden bu işe istekli bulunmazsa ya da derbent çok önemliyse, koruma Müsellemlere verilirdi. Yürükler, barış dönemindeki çalışmalırıyla, devletin askeri ve ekonomik gücünü arttırırlardı. Savaştaki barışın temeli olan geri hizmetler, yürük ocaklarınca, masrafsız ve kolayca sağlanıyordu. Osmanlılar, bu yüzden Yürük oacaklarını yaşatmaya büyük özen göstermişlerdir. Kimi zaman işlerin iyi yürümesi için, Türk Yürükler’in arasına Müslüman olmuş ya da olmamış Hiristiyanlar’ın, Anadolu’dan gelme bekarların girmesine de izin veriliyordu.
Yürük ocakları donanma hizmeti için kıyılarada, yol, köprü, menzil yapma, zahire toplama için anayolların üzerinde, maden işletmelerinin yakınlarında konar göçerlerdi. Bu nedenle Yürükler Tekirdağ, Çorlu, hayrabolu, Malkara yörelerinde toplanmışlardı Genellikle bir Yürük ocağı 24 kişiden oluşurdu. Bunların içinde 1 kişi eşkinci seçilirdi. Yürük ocaklarının yönetim ve denetim işlerini subaşılar, yürük beyleri, zaimler, seraskerler, alaybeyleri ve kadılar görürdü. Çeribaşı, eşkincileri toplamak, göndermek ileri uğraşırdı. Çeribaşının zeameti vardı. Yürükler’in özel işleri çeribaşlarca görülür, devlet işlerini subaşı Yürükbeyi, serasker, alaybeyi, sancakbeyi ve kadı üstlenirdi. Serasker, Yürükler’in içinden, divanca atanırdı.
Yürükler’in görevi, ağır ve sürekliyidi. Angarya sayılabilecek işlerin savaş ve barışta sürüp gitmesi ve giderek artması, Yürükler arasında genel bir hoşnutsuzluğa yol açtı. Yürük kanunnamesinin sıkı hükümlerine karşın, Yürükler toprağa bağlanmaya, işten kaçmaya başladılar. Bu durum 1691’e değin 1 yüzyıl sürdü. II. Viyana kuşatmasından sonra başlayan bozgunun önlenmesi için Osmanlı Devleti, bazı önlemler alma youna gitti. Bu önlemlerden birisi de Yürükler’in “Evlad-ı Fatihan” adı altında yeniden örgütlenmeleriydi. Bu dönemde Tekirdağ’dan ancak 150 kişi “Evladı Fatihan”a kaydedilebilmişti.
OSMANLI DEVRİNİN ÖNEMLİ OLAYLARI
Osmanlı Devrinde bu bölgede cereyan eden önemli olaylar sıralanacak olursa; Düzmece Mustafa olayı, Yavuz-Beyazıt çatışşması, şeyhülislam Feyzullah Efendi olayı gibileri sayılabilir.
BÜYÜK KARIŞTIRAN’DA BABA-OĞUL İKİ PADİŞAHIN SAVAŞI
Padişah II.Beyazıt’ın tutumunu beğenmeyen ve kardeşi şehzade Ahmed’in Padişah yapılmak istendiğini
Anlayan şehzade Yavuz Selim, kayınpederi olan Kırım Hanından aldığı Tatar askerleri ile Edirneye gelmiş ve babası II.Beyazıt ile Büyükkarıştıran’da karşılaşarak savaşmıştı (1511). Selim Ağustos ayında yapılan bu savaşı kaybetti. Yanındaki çoğu Tatar olan kırk bin kadar kuvvet dağıldı. Buradan İğneadaya kaçarak bir gemi ile Kırım’a döndü. Yavuz çoktan beri göremediği babasının elini öpmek için geldiğini bildirmişti.
Fakat şehzade Ahmed’i tutanlar, araba içinde bulunan padişaha örtüyü kaldırarak “Elinizi öpmeye gelen oğlunuzun kuvvetini görün, mürettep ve müsellah askerlerle oğul babayı böyle mi ziyaret eder” diyerek baba-oğul savaşını körüklemişlerdir. Fakat sonra olaylar Yavuz’dan yana gelişerek babasının yerine padişah oldu (1512).
Baba– oğul iki padişahın ölümleri:
Yerine Yavuz Selim’i geçirmek zorunda kalan II.Beyazıt kendi dileği ile Dimetoka’ya giderken 1512 Nisanında Çorlu’da ansızın öldü. Ölüm sebebi kesin olarak belli değildir. Yavuz Selim’in ölümüne gelince; bu büyük padişah 1520 Ağustosunda İstanbul’dan Edirne’ye gidiyordu, sırtında iki omuzu arasında, bir çıban çıkmıştı.
Çok ızdırap veren bu çıbanın tedavisi çin Çorlu’da kırk gün kaldı. Fakat durumu gittikçe kötüleşiyordu. Karargahı Sırtköy’de idi. Öleceğini anlayınca büyük devlet adamlarını başına topladı ve oğlu Süleyman’ı çağıttı. Sırtköy’de 21 Eylül 1520 tarihinde 54 yaşında iken can verdi. Ölümü, Şehzade Süleyman İstanbul’a gelip padişahlığını ilan edinceye kadar gizli tutuldu.
Ünlü sadrazamlardan Köprülü Fazıl Paşa’da 1687’de buraya yakın Karabiber Çiftliğinde ölmüştür.
Nizam-ı Cedid Olayları:
III.selim zamanında Malkara’da çıkan eşkiya olaylarını bastıran, Nizam-ı Cedit askeri oldu. Rumeli olaylarını bastırmak için Padişah Nizam-i Cedid’i Rumeli’ye geçirmeyi uygun buldu. Nüfuzlarının iyice kırılacağını anlayan Rumeli derebeyleri memnun olmadılar.
Padişah fermanını okuyan Tekirdağ Kadısı, yeniçeriler tarafından öldürüldü. Bu ayaklanma Çorlu, Silivri, Edirne dolaylarına yayıldı. Kadı Abdurrahman Paşa, Nizam-ı Cedid askeri ile bu ayaklanmaları bastırdı. Buna rağmen padişahın Nizam-ı Cedid’in geri dönmesini istemesi, gericilik olaylarının gelişmesine yol açtı.
Sürgünler:
Başta Malkara ve Tekirdağ olmak üzere, Tekirdağ ili Osmanlı İmparatorluğu devrinde, sayılı sürgün yerlerinden biri idi. Saray’daki Ayas Paşa Caminin avlusu Giraylar Kabristanı haline gelmişti. Malkara’da da benzer paşalar mezarlığı vardı. Malkara’ya sürülenlerden en tanınmış olanları Hadım Süleyman Paşa, Koca Sinan Paşa, Sofu Mehmet Paşa, Boynu Yaralı Mehmet Paşa, Melek Ahmet Paşa, Siyavuş Paşa, IV.Murat’ın sadrazamlarından Halil Paşa.
Bunlardan bazıları zamanla sürgünden kurtulmuşlar, bazıları da saraydan gönderilen cellatlar tarafından boğulmuşlar, bazıları da ecelleri ile ölmüşlerdir. Tekirdağ’a sürülenler arasında: Yeniçeri ağası Mehmet Sait Ağa, yeniçeri ağası Salih Paşa, sadrazam Tevfik Ali Paşa, Abdülmecit’in ilk sadrazamı Hüsrev Paşa, Tekirdağ’lı Zahire Nazırı Mustafa Paşa, Hamami Mehmet Paşa, II.Mahmut zamanında Sadrazam Esseyd Ali Paşa vardır.
Macar Prensi ve bağlıları da İstanbul’dan Avusturya devletinin baskısı üzerine uzaklaştırılmış olduklarından bir bakıma sürgün sayılabilirler.
MACAR PRENSİ RAKOCZİ FERENÇ II:
Macaristan’ın bağımsızlığı için Avusturya İmparatorluğu ile çarpışan (1703-1711) Erdel Kralı, Macaristan Prensi Rakoczi II.Ordusu mağlup olunca ilk olarak Polonya, sonra İngiltere ve Fransa’ya yerleşti. Kendisine destek vermek için Çorlulu Ali Paşa’nın sadrazamlığı esnasında padişah Sultan Ahmet (II.Ahmet) tarafından Türkiye’ye davet edildi. Kendisini Fransa’dan getirmek üzere birlik ve kalyon tahsis edildi. Daveti kabul eden Rakoczi Ferenç II. generalleri ve bağlıları ile birlikte 1718’de Gelibolu’ya geldi. Gelibolu’da erkan ve Tatar Hanı tarafından karşılanan Rakoczi emrine tahsis edilen arabalarla beraber Edirne’ye gitti.
Baltacı Mehmet Paşa tarafından karşılanan Rakoczi, Sultan II.Ahmed tarafından kabul edildi. Osmanlı-Avusturya hükümetlerinin Pasarofça nantlaşmasını imzalamasından sonra (1718), Rakoczi ve beraberindekiler İstanbul’a gittiler. Avusturya elçisinin şikayeti üzerine 1720 yılında maiyeti ve bir bölük koruması ile Ereğli üzerinden iki kalyonla Tekirdağ’a gönderilen Rakoczi hükümdar muamelesi gördü. Türk hükümetinin kiraladığı 23 adet evde misafir olarak kaldılar.
Rakoczi günlerini misafir kabul etmek, yemekler vermek, ava gitmek, osmanlı hükümetine ikaz edici mektuplar yazmak ve ibadetle geçirdi. Yanında Macar ediplerinden Mikes Kelemen de vardı. Şimdi mülkiyeti Macar Hükümetine ait olan tarihi eve yerleşti. Rakoczi’nin 15 yıl yaşadığı ev halen müzedir. 8 Nisan 1735’te vefat etti.
Rakoczi’nin iç organları Tekirdağ’da Rum mezarlığına, külleri İstanbul’da saint Lazor kilisesinde toprağa verildi. 1906’da gelen bir heyet küllerini doğum yeri olan Kosice (Kassua) şehrine merasimle götürdü. Şehrimizde bir çeşmesi, Müzesi (Evi) ve 23.8.1994 günü özgürlük parkında dikilen bir anıtı olan Rakoczi Ferenç Türkiye-Macaristan dostluk bağlarının bir köprüsüdür.
MİKES KELEMEN
Macar Edibi, Erdel’de (Zagon) 1690 Ağustos’unda doğmuştur. Babası Avusturyalılar tarafından öldürülmüş, Mikes Kolozsuar Cizvit kolejinde okumuş ve bu okulun tesiri ile katolik olmuştur. 1707 yılında 17 yaşında iken Kral II. Rakoczi’nin yanına verilmiştir. Rakoczi’ye çok büyük sevgi ve sadakatla bağlanmıştır. Avusturya’ya karşı yapılan savaştan sonra Rakoczi ile beraber Polonya’ya,İ ngiltere’ye, Fransa’ya gitmiş ve nihayet Tekirdağ’a yerleşmiştir.
Geldiği 1725’ten öldüğü 1761’e kadar 36 yıl Tekirdağ’da yaşamıştır. Tekirdağ’daki ömrü okuyup yazmakla geçmiştir. Mikes Kelemen Macar edebiyatının ünlü simalarından biridir. 13 eseri Macar Milli Müzesindedir. En ünlü ve önemli eseri ise “TÜRKİYE MEKTUPLARI” dır. Bu Türkiye’den meçhul bir teyzeye yazılmış 207 mektuptan oluşur. Eser 18.asırdaki Türk toplumsal yaşayışını, törenleri, adetleri, folkloru çok güzel canlandırmaktadır. Bu eser Milli Tarihimiz ve Tekirdağ Tarihi bakımından çok önemlidir.
28 Mayıs 1720 tarihli Mektubu:
“Biz artık burada ev bark sahibi olduk, rahata kavuştuk. Tekirdağ’ı çok sevdim ama Zagon’u unutamıyorum. Doğrusu ablacığım, biz burada pek güzel, ferahlık bir yerde bulunuyoruz. Şehir epeyce büyük ve oldukça güzel, deniz kıyısında hoş ve gönül açan bir yamacın üstünde.
Avrupa’nın tam kıyısında sayılırız. Buradan İstanbul’a atla iki günde rahat gidilir, denizden de bir günlük yol. Herhalde Bey için hiçbir tarafta bundan iyi yer bulamazlardı. İnsan ne tarafa giderse her yanı güzel kırlar, fakat boş arazi değil, çünkü burada toprağı mükemmel işliyorlar. Köylere yakın olan kırlar boş olmadığı gibi, şehrin etrafındaki topraklar da bakımlı bahçeler gibi gayet iyi işlenmiştir. Hele şu sırada insan tarlalara, bağlara, ve sebze bahçelerine bakmakla doyamıyor. Sırtlarda o kadar çok bağ var ki, başka yerde ancak bir vilayette bu kadarı bulunur. Bunlara çok da iyi bakıyorlar. Bağlarda pek çok meyve ağacı var, öyle ki insan buralarını meyve bahçesi sanır. Yalnız burada bağlara bizde olduğu gibi sırık dikmiyorlar, bu yüzden asmaların çubukları yerlere sarkmakta ve yapraklar bağın toprağını örtmektedir.
Yaz yağmurunun az düştüğü bu sıcak yerde ise buna ihtiyaç vardır. Çünkü bu suretle toprak yaş kalır ve omcalarda kurumaz. Burada sebze bahçesi de pek çok; bunlar buranın adetine göre iyi işlenmiş ama bizimkilere benzemez. Sonra pamuk ekimi de burada her yerden fazladır ve bunun ticareti de geniş ölçüdedir. Pamuk Torda vilayetinde yetişebilir, fakat bizim inişli yokuşlu toprağımızda gerekli sıcaklığı bulamaz. Burada kadınların bütün yıl işleri pamuğu ekmek, toplamak, satmak ve dokumaktan ibarettir.
Mayısta ekiyor, ekimde topluyorlar. Herhalde pamuk çok iş istiyor, fakat buralı kadınların zaten dışarda başka işleri olmadığından onunla uğraşmaya vakit buluyorlar. Şehre gelince; uzunlamasına büyümüş olan bu şehre burada güzel denebilir ve içinde güzel evler çok, fakat bunlar hiç de güzel görünmüyorlar çünkü Türkler karıları dışarıyı görmesinler diye sokak tarafına pencere koymuyorlar.
Kıskançlık ne iyi şey. Şehrin çok geniş bir pazarı var. Tavuk, kaz gibi kümes hayvanlarının her çeşidi ile meyve, sebze burada ucuz; biz gelmeden önce daha ucuzmuş. Biz her ne kadar biraz pahalılığa sebep olduksa da buraya sukunet getirdiğimiz muhakkak, çünkü buralılar söylüyorlar.”
KIRIM GİRAYLARI
Cengiz Han’ın soyundan gelen Kırım Hanları türlü sebeplerle görevlerinden uzaklaştırıldıkları zaman büyük suçları yoksa, çoğu Saray dolaylarındaki köy ve çiftliklerde oturtulurdu. Bu durum III.Selim devrine kadar sürdü. Bunların bazıları Çorlu, Hayrabolu ve Malkara’da ikamet etmişlerdi.
Saray ilçesinde yaşayıp vefat eden Kırım Hanlarından II.Devlet Giray Han (Öl:1725), II.Fetih Giray Han (Öl:1746), İslam Giray Sultan (Öl:1742), III.Selim Giray Han (Öl:1785), IV.Devlet Giray Han (Öl:1780), Şahbaz Giray Han (Öl:1792) olup kabirleri Saray Ayaz Paşa Camii avlusunda bulunmaktadır.
PADİŞAH ZİYARETLERİ
Tekirdağ Osmanlı İmparatorluğu devrinde devlet merkezi olan Edirne-İstanbul gibi iki önemli şehrin arasındave sefer yolları üzerinde oluşu nedeniyle hemen bütün padişahların geçit ve uğrak yeri olmuştur. Tarihi olaylarla ilgili bölümlerde belirtilenlerden başka, önemli ziyaretler: I.Murat (Hüdavendigar) fetihler nedeniyle (1357-363) yıllarına Barbaros, Tekirdağ ve Çorlu’ya gelmiştir.
1613’te I.Ahmet Edirne’den Malkara yoluyla Gelibolu’ya gitmiş, İstanbul’a dönüşüde Tekirdağ’ın Balabanlı Köyü, İnecik Bucağı, Umurca Çiftliği üzerinden olmuştur. Padişah IV.Mehmet (Avcı) 1671’de Girit’i alan Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’yı karşılamak üzere Tekirdağ’a gelmiştir. Padişah II.Mahmut Tekirdağ’a devletin ilk buharlı gemisi Swift ile ilk kez 28 Ocak 1830 da gelmiş ve bir gece kalarak dönmüştür. İkinci kez 1831 yılında Şeref Resan adlı gemi ile Tekirdağ limanına uğrayarak Gelibolu’ya gitmiştir.
RUS AKINI VE İŞGALİ
Balkanlardaki milliyetçilik hareketlerinin etkisiyle Mora isyanının meydana geldiği sıralarda Tekirdağ İlinden çok sayıda asker toplanarak kara ve deniz yollarıyla Yunanistan’a gönderilmiştir. Mora isyanından sonra Rus savaşı sonunda ise 1829’da Ruslar Edirne’yi alarak Tekirdağ’a kadar akıncılar gönderdiler.
Edirne anlaşmasıyla çekildiler. 1876 Osmanlı-Rus savaşında ise ordularımız yenilince, 20 Ocak 1878’de Edirne’yi, 31 Ocak 1878’de Tekirdağ’ı işgal ettiler. 3 Mart 1878’de Ayastefanos antlaşmasıyla çekildiler.
BALKAN SAVAŞI VE BULGAR İSTİLASI
Balkan savaşında ordularımız 15-21 Ekim 1912 tarihli Lüleburgaz savaşında yenilince Bulgarlar Çatalca’ya kadar ilerlediler. Şarköy ilçesinin bazı bölgelerinden başka bütün Tekirdağ ili toprakları işgal edildi. Bulgar ordusu Türk kuvvetleri tarafından Çatalca’da durduruldu.
Ordumuz Şarköy ve Mürefte dolayında harekata giriştiyse de Bolayır’ın yardımına koşmak zorunda kaldığından 1913’te Şarköy ilçesi de düştü. İttihatçıların 23 Ocak’ta yaptıkları hükümet darbesinden sonra topladıkları gönüllü ve akıncı birlikleriyle Kuşçu Başı Eşref Bey’in komutasında 13 Temmuz 1913 sabahı Marmara Ereğlisi ve Tekirdağ’a başarılı çıkarma yapıldı. Tekirdağ karadan ve denizden çevrildi.
Bulgarlar ve Ermenilerle şiddetli sokak çarpışmaları yapıldı. Birliklerimiz başarılı oldular. Eşref Bey Muratlı’yı aldıktan sonra Çorlu’da bulunan Enver Paşa kuvvetleriyle birleşti. Böylece Tekirdağ Bulgar işgalinden kurtulmuş oldu.
I.DÜNYA SAVAŞINDA TEKİRDAĞ
Tekirdağ I.Dünya Savaşında özellikle Çanakkale cephesinde önemli rol oynamıştır. Savaşın başında Sofya Ateşemiliteri olan Kaymakam Mustafa Kemal Bey Tekirdağ’da 19.Tümeni kurmakla görevlendirildi. 2 Şubat 1915’te Tekirdağ’a gelen Mustafa Kemal’in çok sıkı çalışmalarıyla 25 günde hazırlanan 19.Tümen 25 Şubat 1915’te Maydos’a geçti. Tekirdağ Çanakkale savaşlarında büyük kahramanlıklar yaratan 19.Tümenin kurulduğu şehir olarak tarihte şerefli bir yer almıştır.
ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE TEKİRDAĞ
“Tekirdağ, Çanakkale Savaşları sırasında, limanı, hastanesi ve iskelesi oluşu sebebiyle önemli bir merkez oldu. Savaş sırasında binlerce yaralı ufak tonajlı vapurlarla taşınıp, demir iskeleden kolordu ve memleket hastanelerine (devlet hastanesi) getirilip tedavi edildi. Rüstem Paşa Camii önündeki Cemâat-ı İslamiye binası yaralıların taşındığı diğer bir bina idi. Kolordu merkezi hastane haline getirilmiş geniş bahçesine çadırlar kurulmuştur. Ameliyatlarda malzeme noksanlığı yaşanıyordu.
Tekirdağ’lı kadınlar gönüllü hemşire olarak tedavi hizmetlerinde çalışıtılar. Evlerinden getirdikleri yatak, yorgan ve çarşafı sargı bezi olarak kullanıyorlardı. Şehitler, memleket hastanesi bahçesi (halen yurt binasıdır), Namazgâh Mezarlığı kumluk semtinden başlayarak, İmam Hatip Lisesine kadar ve Muratlı Caddesi yolu üzerine kadar büyük bir alana gömülüyordu. Namazgâh Mezarlığında 10 bine yakın Çanakkale şehidi yatmaktadır.
MONDROS MÜTAREKESİNDEN SONRA TEKİRDAĞ
1919 yılında Yunan birliklerinin Trakya’yı işgal etmeleri ile cesaretlenen Trakya Rumları, Trakya’nın Yunanistan’a katılmasını sağlamak amacıyla Trakya komitesini kurdular. Teşkil ettikleri çetelerle köyleri basarak, yolları keserek, halka büyük ölçüde zarar verdiler.
16 Mart 1920 günü İstanbul’un işgal edildiği sırada, bir İngiliz savaş gemisi Tekirdağ’a gelerek bir direniş olduğunda şehri topa tutmakla tehdit etti. Buna rağmen Trakya’daki Türk kolordusu silah depolarına el koyarak, Trakya’nın savunulması için düzen aldı. Ne var ki bu güzel davranışa karşı Tekirdağ mutasarrıfı ve tümen komutanının padişah tarafını tutmaları, halkı ikili anlayışa sürükledi.
Bu olaylar üzerine Trakya ve Paşaeli Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Lüleburgaz’da bir kongre topladı. Tekirdağ delegelerinin de katıldığı bu toplantıda Trakya’nın elbirliğiyle savunulması kararlaştırıldı. İstanbul ile ilişki kesilerek, Anadolu’ya bağlanıldı. Fransız ve İngiliz delegeleri arasında SanRemo’da yapılan anlaşmaya göre, Trakya’nın Yunanlılar’a verileceği haberi, bütün Trakya Türkler’i üzerinde büyük bir tepki yarattı. Bu defa aynı dernek yine Tekirdağ delegelerinin katılması ile 9-14 Mayıs 1920 günleri arasında Edirne’de bir kongre daha topladı. Trakya’nın elbirliğiyle düşmana karşı savunulması kararlaştırıldı.
MÜTAREKEDEN SONRA AZINLIKLAR VE TÜRKLER’İN DURUMU
ERMENİLER:
Şehirde bulunan Ermeniler, İttihat ve Terakki hükümetinden çekinerek, Suriye ve Güney Anadolu’ya gitmişlerdi. Bıraktıkları mal ve mülkler komisyonlarca açık arttırma ile satıldı. Mütarekeden sonra Ermeniler şehre dönerek mal ve mülklerini geri istediler. Bu durum, Türkler’le Ermeniler arasında anlaşmazlık çıkmasına sebep oldu. Konuya İtilaf Devletleri el koydu. Bundan yüz bulan Ermeniler, Türkler’e zulüm etmeye başladılar. Bazı Ermeniler’in malları iade edildi. Kazım Karabekir’in Tekirdağ’a gelişi ile Ermeniler sindiler.
RUMLAR:
Trakya’nın Yunanistan’a katılması inancında bulunduklarından büyük sevinç içindeydiler. İstanbul-Edirne demiryolu muhafızlığı onlara verilmişti. Gizli çalışmalarla işgale hazırlanıyor, Yunan Kızılhaçı ile işbirliği yapıyorlardı. Yerli Rumlar’a Yunanlılar, elbise, bayrak ve cephane gönderiyorlardı.
YUNAN İŞGALİ:
Yunanlılar Trakya’nın batı ve güneyine saldırmak üzere hazırlığa giriştiler. Batı Trakya’dan Meriç boylarına yığınak yaptılar. İngiliz ve Yunan savaş gemilerinin desteğinde, Tekirdağ kıyılarına Mazarakis komutasında çıkartma yapmaya karar verdiler. Trakya cephesi komutanlığına da Zimvrakakis getirildi. Türk Birliklerinin Genel Komutanı Cafer Tayyar Bey’di. Trakya Kolordusunun er sayısı 17 bin civarında idi. Malkara’da 60.Tümen’in Topçu Alayı, Şarköy ve Yeniköy’de 185.Piyade Alayının bazı birlikleri, Çatalca,Çerkezköy, Muratlı, Hayrabolu, Çorlu ve Tekirdağ’da 55.Tümen bulunuyordu. Bu tümenin 168.Piyade Alayı Çatalca ve Çorlu’da, 170.Piyade Alayı Hayrabolu ve Malkara’da, 171.Piyade Alayı ile 55.Tümene bağlı Dağ Topçu Taburu Tekirdağ sırtlarında yer almışlardı. Yunan saldırısına karşı biri Edirne-Keşan-Malkara-Tekirdağ, öteki Tekirdağ-Çorlu-Çerkezköy olmak üzere batıya ve güneye karşı iki savunma hattı kurulmuştu.
Türk cephesinin Istrancalar ve Bulgaristan tarafları güvenli idi. Boğazların İtilaf devletleri tarafından işgali ve Marmara’da düşman gemilerinin bulunması, Trakya’nın Anadolu ile ilişkisini kesmiş ve savunmasını zorlaştırmıştı. 20 Temmuz 1920 günü Yunanlılar, Sultanköy, M.Ereğlisi, Değirmenaltı ve Tekirdağ dolaylarına çıkarma yaparak Çorlu ve Tekirdağ üzerine yürüdüler. İşgal olayını, İngiliz zırhlısıyla Yunan Kralı’nın bindiği Averof ve Kılkış zırhlıları ile iki Yunan torpido muhribi koruyordu. Çıkartmaya 171.Alay karşı koyduysa da şehirdeki Rum ve Ermeniler’in içerden savaşa katılmaları sonunda birliklerimiz gerilediler. Askerler dağıldı. Büyükkarıştıran’a doğru çekildiler. Tekirdağ işgal edilerek Yunan Kralı Aleksandr karaya çıktı. Yunanlılar Tekirdağ’ı kendilerine katılmış farzettiklerinden önceleri halka iyi davrandılar. Anadolu’da Yunan kuvveti kırılmaya başlayınca, onbinlerce Rum, Tekirdağ’a kaçtı. 1922’de Tekirdağ, işgalinin en acı günlerini yaşadı. Bu durum Mudanya Mütarekesine kadar sürdü.
TEKİRDAĞ’IN KURTULUŞU
Kurtuluşu gerçekleşen kasabalarda emniyet görevini jandarma birlikleri, mülki görevleri kaymakam, nahiye müdürü, vali veya vekili, nüfus memuru, iskan memuru, mal memuru veya defterdar ile varsa memuru vs. yükleniyordu. İdare T.B.M.Meclisi hükümetine bağlıydı. İstanbul hükümeti fiili olarak ortadan kalkmıştı. 13 Kasım 1922 günü sabah namazı vakti Tekirdağ’ına devir teslim töreni için bir araba hazırlanmış ve Tümen komutanı Salih (Omurtak), jandarma müfettişi Cemil Cahit Bey (Orgeneral Cemil Cahit Toydemir), Trakya Paşaeli Cemiyeti temsilcisi şakir (Yorulmaz) Bey, o zaman üsteğmendi, Tekirdağ Paşaeli Cemiyeti temsilcisi Av.Hüseyin Rahmi Bey (Rahmi Ertin) Tekirdağ’ına doğru yola çıkmışlardı.
Üç gün önce ise; Yunanlılar ve Ermeniler, yerli Rumlar 10 Kasım’dan itibaren Tekirdağ’ını terketmeye başlamışlardı. Bunlardan bir kısmı trenle Muratlı üzerinden, bir kısmı arabayla Malkara, Keşan istikametinden, bir kısmı ise demir iskeleye yanaşan gemilere eşyalarını alıp gidiyorlardı. Karayolu ile gidenler, Türk’lerden bazı arabalar ve hayvanat gaspetmişlerdi. Türk gençlerinden kurulu düzensiz çetelerde bunları geri almaya çalışıyorlardı. Yunanlıların işledikleri suç sayısını azaltmak için İngiliz ve İtalyanlar beraberce devriye geziyorlardı. 12 Kasım gecesi yerli milislerden Paşa Halid’ın Osman, Ermeni ve Rumların çoğunlukta bulunduğu Peştemalcı Caddesi köşe kahvesine bir Türk bayrağı asmış ve halkın galeyanına sebep olmuştu.
İngilizlerin ısrarına rağmen Paşa Halid’ın Osman bayrağımızı indirmiyordu. İngilizler Osman’ı müftüye şikayet ettiler. Müftü Peştemalcıya geldi; “-Oğlum Osman, heyecanını anlıyorum. Bak kurtuluşumuza bir akşam kaldı rica ediyorum. Sabırlı ol evladım.” diyerek rica, minnet bayrağı indirdi. İngilizler uzaklaşınca, daha evvel hiçbir Türk’ün giremediği bu mahalleye ilk olarak bayrağımız girmiş oldu. Kasabada mülki idareyi tesis edecek zevat daha önce başka vasıtalarla gelmişlerdi. Tekirdağ içinden ve köylerinden gelen vatandaşılarımız sabahın erken saatlerinde Muratlı Caddesi üzerindeki Namazgah’a doğru çıkıyorlardı. (Namazğah halen İmam Hatip Lisesi ve Polis lojmanlarının bulunduğu sahadır) Muratlı caddesinde bugün şehitlik merdivenleri olan yerde zafer takları kurulmuştu. Tak çiçeklerle süslenmişti. Kat kat davullar, klarnetler çalıyor, halk kurtarıcılarını bekliyordu. Kasabanın her tarafı Türk bayraklarıyla donatılmıştı. Hava soğuk ve rüzgarlı idi. Topluluk mevcudu 5000 kişiyi geçmişti. Bando ve Mızıka takımı zafer marşları çalıyordu.
Takı zaferin arkasında bir fayton içinde siyahlar giyinmiş ve yüzü örtülü bir küçük Türk kızı vardı. Derken silah sesleri duyulmaya başladı. Temsili Türk birlikleri geliyor ve Yunan askerlerini teslim alıyorlardı. Bu sembolik savaş sahnesinden sonra kurtarıcı asker, İstanbul’dan gelen heyetle beraber Zafer Takı önüne geldiler. Kalabalık arasından bir ses yükseldi. “-Geliyorlar!..” Salih Omurtak ve arkadaşları otomobillerinden indiler, kurdela ve kurbanlar kesildi. Salih Omurtak; “-Tekirdağ’lılar geçmiş olsun” diyerek, sulh kızının siyah örtüsünü kaldırdı. Bando mızıka takımı; “Ankaranın taşına bak, ankara için için, gözlerimin yaşına bak, hep ağlıyor İzmir için, Yunan Türk’e köle oldu şu feleğin işine bak, Kemal Paşa Yemin etti, Atina’yı almak için” şarkısını binlerce Tekirdağ’lının eşliğinde söylerken, Salih Omurtak, Cemil Cahit bey ve arkadaşları önde, askerler ve mülki erkan arkada onları takip eden Tekirdağ okulları ve halkı konvoyu korteje eşlik ediyorlardı. Topluluk hükümet önüne geldi. Jandarma Yüzbaşı Arif Bey, Türk bayrağını çekerken 2 yıl 3 ay 24 gün süren Yunan esareti sona ermişti. Askeri birliklerin bir kısmı da aynı saatlerde demir iskeleye yanaşan bir gemiyle geldiler. Burada merasimle karşılanan birliklerin kumandanı Jandarma yüzbaı Nihat Bey, Tekirdağ Belediye binasına Türk bayrağını çekti. Kurtuluş gecesi fener alayları düzenlendi. Çorlu 1 Kasım, Malkara ve Hayrabolu 14 Kasım, Muratlı 2 Kasım, Çerkezköy, Saray ve Marmara Ereğlisi 30 Ekim, Şarköy 17 Kasım tarihlerinde Yunan işgalinden kurtuldular.
ÜÇ KEMALLER DİYARI TEKİRDAĞ
Tekirdağ ve topraklarını “Üç Kemaller Diyarı” olarak nitelemek yanlış olmaz. Atatürk’ün hürriyet aşkının ilk kıvılcımlarını aldığı vatan ve özgürlük şairi Namık Kemal Tekirdağ’lıdır. İkinci Kemal, Mustafa Kemal Atatürk’tür. Topraklarını önemli tarihsel olaylarla ilgili olarak beş kez şereflendirdiği Tekirdağ’da; 23 Ağustos 1928 tarihinde harf devrimi ile ilgili olarak Tekirdağ ve Tekirdağ’lılardan memnunluğunu şu içten sözlerle ifade ediyordu; “…az zaman sonra ve Türk harfleriyle, göz kamaştırıcı Türk manevi inkişafının vasıl olabileceği kudret ve itibarın beynelmilel seviyesini gözlerimi kapayarak şimdiden o kadar parlak görüyorum ki, bu manzara beni gayşediyor (Kendimden geçiriyor). Ben yalnız bu gün Tekirdağlılarda sezdiğim ruh ve hissihalete, yalnız buna dahi istinaden kat’i olarak beyan edebilirim ki, bütün Türk Milleti bu mesele de benim gördüğümü, benim hissettiğimi aynen görmekte ve hissetmektedir...”
“Üç Kemaller Diyarı Tekirdağ” derken, üçüncü Kemal, gene Balkanlar’da (Üsküp) doğmuş büyük şair Yahya Kemal Beyatlı’dır. Kendisi; Atatürk döneminde 1 Mart 1935’te V.Dönem ve 3 Nisan 1939’da VI.Dönem Tekirdağ Milletvekilliğini yapmış, Tekirdağ’a olan bağlılığını ve ilgisini şiirinde “Fetihler Ufku Tekirdağ” sözleriyle ifade etmiştir. İşte bu nedenle Tekirdağ’dan “Üç Kemaller Diyarı Tekirdağ” diye söz etmek yanlış ve anlamsız sayılmamalıdır.
ATATÜRK VE TEKİRDAĞ
TEKİRDAĞ’A İLK GELİŞLERİ VE 19 FIRKA’NIN KURULUŞU
Mustafa Kemal, 28 Temmuz 1914’te başlayan Birinci Dünya savaşında Sofya’da Ateşemiliter olarak bulunuyordu. 2 Ağustos’ta Osmanlı Devleti ve Almanya arasında bir anlaşma imzalanmış ve 29 Ekim 1914’te Osmanlı Devleti müttefikleri Almanya ve Avusturya ile aynı safta I.Dünya savaşına fiilen katılmıştı. I.Dünya Savaşına katılmasıyla birlikte Sofya’da bulunan Yarbay Mustafa Kemal’e Harbiye Nazır vekilliğinden bir telgraf ulaştı. Yarbay Mustafa Kemal’e “19.fırka kumandanlığına tayin buyuruldunuz, hemen İstanbul’a hareket ediniz.” Mustafa Kemal İstanbul’a gelerek Sarıkamış harekatından yeni dönen başkomutan vekili Enver Paşa ile görüşür. 19 fırkanın hangi kolordu ve ordunun emrinde olduğunu sorar. Aldığı cevap Genel Kurmay ile görüşünüz olur. Genel Kurmaya giden Mustafa Kemal böyle bir fırkanın mevcudiyetinden haberdar kimseyi bulamaz. Bundan sonra Liman Fon Sanders’le görüşerek fırkanın Tekirdağ’da henüz kuruluş aşamasında olduğunu öğrenerek Tekirdağ’a hareket etti.
MUSTAFA KEMAL TEKİRDAĞ’DA
Yarbay Mustafa Kemal, beraberinde emir subayı ve emrine verilmiş olan Çerkeşli Hasan Çavuş’un mangasını alarak 2 Şubat 1915 günü Tekirdağ’ına geldi. Mustafa Kemal ve yaveri Tekirdağ’da ilk gecesini Ortacami Mahallesi Yunus Bey Caddesinde Bahriyeli Salih Bey’in evinde geçirdi. Atatürk Tekirdağ’da kaldığı müddetçe Askerlik şubesi yolu üzerindeki Musava kahveleri başlıca uğrak yerlerindendi. 19.Fırka’nın tamamlanması 25 Şubat’a kadar sürdü. Fırka bugün Göğüs Hastalıkları Hastanesinin bulunduğu yerde “Sahil Kışlası” nda kuruldu. Yarbay Mustafa Kemal 19.Fırkanın kuruluşunda çok sıkıntı çekti.
Çünkü bir yandan Çanakkale savaşı devam ediyor, bir yandan her gün yüzlerce şehit ve gazi Tekirdağ’a getiriliyordu. Buna rağmen memleketin içinde bulunduğu zor durum karşısında Tekirdağ, Malkara, Çorlu, Hayrabolu’dan toplanan ve bir kısmı da depo alaylarından temin edilen 891 kişilik 57, 72, 77. alaylar kurulmuş oldu. Mustafa Kemal bu süre zarfında, kolordu Caddesi üzerinde o zamanlar Fitnat Hanım Konağı diye bilinen ve mülkiyeti Salih Zeki Bey’e ait olan ahşap evde (otelde ) kalmıştır.
Evin son sahipleri Münir ve Hüseyin Soyuer’dir. Daha sonra yıktırılıp yerine yenisi inşa edilen bina Yahya Soyuer apartmanıdır. 25 Şubat’ta kurulması tamamlanan 19.Fırka, ardından gelen bir emirle Maydos’a (Eceabat) geçti. Mustafa Kemal Eceabat’ta emrine verilen yeni birliklerle beraber, Ece limanı, Morto Koyu, Arıburnu, Anafartalar ve civarını içine alan bir sahanın komutanı oldu. Tekirdağ’da kurulan 19.Fırkanın ve O’nun yüce, eşsiz komutanı Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale Savaşlarında göstermiş oldukları kahramanlıkları kim unutabilir? Yada 57.Alay’ın hepsinin şehitlik makamına ulaşmalarını? Mustafa Kemal’i dünyaya tanıtan, tarih sayfalarına geçiren, İstanbul’un müttefiklerce işgalini önleyen 19.Fırka’yı bir kez daha saygı ve rahmetle anıyoruz.
VE CUMHURİYET
Bundan sonra yıllar yılları kovalamış koca bir imparatorluğun yok oluşundan sonra Cumhuriyet ilan edilmiş, Cumhuriyetin ilanından sonra 18 Ağustos 1926 tarihinde Gazi Mustafa Kemal Çankaya’da Tekirdağ Heyetini kabullerinde şöyle seslenir: “Trakya’nın sevimli ve güzel parçası olan Tekirdağ’ın bende ayrı ve tatlı bir hatırası saklıdır. Umumi harp esnasında 19.Tümen Komutanlığı’nı Tekirdağ’da üzerime almış ve tümeni orada oluşturmuştum. Bu tümeni teşkil etmekliğim Maydos (Eceabat), Arıburnu ve Anafartalar’daki askeri çalışmalarımın esasını oluşturmuştur.
Yüksek heyetinizle görüşmek suretiyle bu hatırayı canlandırdığınızdan sizlere ayrıca teşekkür eder ve muhterem Tekirdağ halkına hürmet ve selamlarımın ulaştırılmasını rica ile en kısa zamanda ziyaretlerine geleceğimi bildiririm.”
HARFİNKILABI
Mustafa Kemal, 1928 yılı Ağustos ayının sekizini dokuzuna bağlayan perşembe gecesi İstanbul’da Sarayburnu (Gülhane ) parkında halkında katıldığı bir eğlencede gösterileri bir süre izledikten sonra ayağa kalktı ve Harf Devrimi’nin başladığını müjdeleyen nutkunu söyledi. “Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim güzel, ahenkdar, zengin lisanımız, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir.” Gazi Mustafa Kemal bu sözlerinden sonra duygu ve düşüncelerini yeni harflerle bir kağıda yazarak Fatih Rıfkı ATAY’a okuttu. “Çok lüzumlu bir iş daha vardır. Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Her vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik, milliyetperverlik vazifesi biliniz.”
Bu arada Gazi, yeni Türk harflerini tanıtıp öğretmek ve halkın bu konudaki düşüncelerini görmek amacıyla yurt gezilerine çıkar.
VE İLK DURAK TEKİRDAĞ (23 Ağustos 1928-Perşembe Saat:11.45 )
Gazi Mustafa Kemal, beraberinde Dahiliye Vekili Şükrü Kaya ve milletvekillerinden Salih, Fatih Rıfkı, Ruşen Eşref, Recep Zühtü, Başyaver Rusuhi ve Denizyolları Genel Müdürü Sadullah Bey olduğu halde sabah saat beşbuçukta Ertuğrul Yatı ile Tekirdağ’a geldi. Saat 11.15’te karaya çıkan Gazi, iskelede halkın candan tezahüratı ile karşılandı. İskeleden otomobile binen Gazi, yol boyunca kendisini beklemekte olan Tekirdağ’lıların alkışları, sevinç çığlıkları arasında 11.30’da Hükümet Konağına gelen Mustafa Kemal bir süre Vali Arif Hikmet Bey’in odasında dinlendi. Bu sırada salonlarda, koridorlarda memur ve halktan büyük bir kalabalık vardı. Gazi, vali odasına bitişik Meclis Umumi Salonuna geçti.
Salonda ortaya bir kara tahta konmuştu. Ata sevgili milletine Başöğretmenlik yapacaktır. Reisi cumhur hazretleri orada bulunanların yeni Türk yazısını bilip bilmediklerini sordu. Kalabalıktan, “Öğrendik … Öğreniyoruz.” sesleri geldi. Gazi, bundan sonra tarihi öğretmenliğe başladı. İlk olarak tahtaya çağırdığı kişiye yeni yazı ile bir cümle yazmasını söyledi. Sıra Vali Arif Hikmet Bey’dedir. Gazi, imlâsı bakımından o günler için zor sayılan kelimelerden “Jandarma” ve “Zerdali” kelimelerini Valiye yazdırdı.
Memurlardan bir çoğunu tahta başına davet ederek yazdı, yazdırdı. Açıklama ve teşviklerde bulundu. Bu ara bir odacının yeni harfleri son derece süratle okuyup yazdığını görmek, Gazi’yi çok sevindirdi. “Barbaros” kelimesini yazdırdığı ve okuttuğu odacı Hamdi Efendi’ye baktı, gülümsedi ve arkasını sıvazladı. Hükümet Konağı’ndan saat 13.30’da ayrıldı.
TEKİRDAĞ BELEDİYESİNİ ZİYARET
Gazi Hazretlerinin ikinci ziyareti Belediye Reisliğine oldu. Burada kaldığı beş on dakikada yine yeni yazının öğrenilmesi hakkında fikirlerini söyledi. Bu arada Ekrem Pekel’in yerine Belediye Reis Vekili olan Ziya (Şıra) Bey’e dairenin temizlik ve düzeninden dolayı teşekkür ederek tebrik etti.
TEKİRDAĞ ZABİTAN YURDU’NDA (ORDUEVİ )
Belediye’den çıkılınca Tekirdağlıların alkış ve sevgi gösterileri arasında zabitan Yurdu’na gelindi. Gazi, liva Kumandanına yeni yazı ile şunları yazdırdı: “Zabitan Yurdu’nda Liva Kumandanı Beyefendi’’ye yazdırılmıştır. Bugün Tekirdağ’ında bulunan zabit arkadaşlarımı ziyaretten çok memnun oldum. Bu memnuniyetimi burada hazır bulunmayanlara da lütfen söyleyiniz. Yeni Türk harflerini bütün muhitlerine serian öğretmenlerini kendilerinden hasseten rica ve talep ederim.” Zabitan Yurdu’ndan çıkınca halk arasında zorlukla açılan dar yoldan yürüdü, Ekrem Pekel’in eczanesi önünde durdu, etrafına bakındı.
Zabitan Yurdu basamağında beyaz sarığı ile gözüne çarpan Eski Cami imamı ve Müftü Vekili Mevlâna Mustafa (Özeren) Efendi’yi çağırarak birlikte içeri girdiler. Mevlana Mustafa’nın yanında bulunan oğlu İrfan (Özeren) bu anı şöyle anlatıyor: “Gazi geldi. Kalabalık arasında babamı yanına çağırdı ve beraberce yol üzerindeki eczaneye girdiler. Eczanede benim babamla beraber Muhterem Bey ve Yeniceli Mehmet Efendi bulunuyordu. Hepimiz heyecanlandık. Gazi, ısrarla babamı bir iskemleye oturttu.
Kendisi de orada bulunan masanın yanına yaslanarak kağıt kalem istedi. Gazi ile babam arasında şöyle bir konuşma geçtiğini hatırlıyorum:
“-Hoca Efendi, yeni yazı biliyor musun?”
“-Bilmiyorum.”
“-Eski yazıyı ne kadar zamanda öğrendiniz?”
“-Epey uzun zamanda.”
“-Yanlışsız eski harflerle yazmak kolay mı?”
“-Yanlışsız yazmak pek kolay değil.”
Gazi, hoca’nın eline bir kalem ile iki yapraklı büyük bir eseri cedid kağıdı tutuşturdu ve Arap harfleri ile şu sureyi yazdırdı: “Vettini, vezzeytuni ve turi sinine vehazel beledil emin lekat halaknel ınsanı fi ahseni takvim sümme …” Söylenen sureyi büyük bir dikkatle kağıda yazan Hoca Mevlana Mustafa, sonunda ne olacağını kestirmeye çalışırken Gazi:
“-Hocam, ben bu yazdıklarını (Valtin, valtizon) diye de okuyabilirim, buna ne dersin?” diye sordu.
Mevlâna Mustafa:
“-Efendim, bunun üstünde üstünü var, esresi var,şeddesi var, meddi var; bunları koyduğumuz zaman aslı gibi okunur.” cevabını verdi.
Bunun üzerine Gazi kalemi eline aldı ve Hocanın yazısının altına bir çizgi çekerek aynı sureyi yeni Türk harfleriyle yazdı ve yanındakilere okuttu. Arapça bilen bilmeyen herkes yazıyı aynı şekilde okudu.
Gazi:
“-Görüyorsun ya Hocam, bu harflerin şeddesi
|
|